4 Şubat 2011 Cuma
Ey Devlet ! Katiller Böyle Gülemez.
26 Ocak 2011 Çarşamba
Türbanlıymışım. Muhafazakarmışım. Ha bir de geçenlerde biri şey dedi, şaşırdım: İnsanmışım.

Kendim olduğuma inandığım günden beri insan dedim hep. Ne ideolojilerinin farklılığı ne dinlerinin farklılığı beni pek etkilemedi. Dinledim dinledim dinledim. Doğru saydıklarımı anlattım, bunlar yanlış dedim yeri geldiğinde ama kalkıp kimseyi yargılamadım. Onların doğrularını, yanlışlarını dinledim. Ama birçok insan yadırgadı beni. Onların deyimiyle ‘türbanlıydım’ ve genel ‘türbanlı’ yapısına benzetemiyorlardı. Acaba kaç türbanlı tanımışlardı ki?
Evet, beni yadırgamaya devam ediyorlardı; türbanlı bir kız, yanında sosyalist insanlar var hatta bazen sosyalist bakış açısına sahip, dinlemeyi biliyor, okumaz sandıkları kitapları onlardan önce okumuş, okumaz dedikleri yazarları bazı konularda kendine idol seçmiş, en anarşist düşünürlerin bakış açısını anlamaya çalışıyor, metal müzik dinliyor, aa bakın arkadaşlarıyla alkollü bir ortama da girmiş, hayret bu kız AKP’yi de desteklemiyor… Ama sen türbanlıydın diyorlar sonra. Evet ben türbanlıyım ve ne yazık ki türbanlı olduğum için bu ülkede herkesten daha fazla çalışmam gerekiyor. Daha çok şey bilmem gerekiyor. Çünkü birçok insan sizi cahil bireyler olarak görüyor, onların gözünde bilmeyen, aciz yaratıklarsınız.
Kendimi çoğu zaman bir şeyleri yapmak zorundaymışım gibi hissediyorum. Mesela sanki at gözlüğüyle bakmadığımızı insanlara anlatmam gerekiyor ya da sanki ‘bakın kapalı olan insanlar da bunları bunları yapabilir’ diye açıklamam gerekiyor. İşte o zaman kendimi çok öteki hissediyorum. Birileri beni ötekileştirmeye çabalıyor. TIPKI MÜSLÜMANIM DİYENLERDEN BİRÇOĞUNUN, KENDİSİ GİBİ OLMAYANLARA YAPTIĞI GİBİ! Sevmesem de lanet etmeyi, işte o an lanet ediyorum. Çünkü hepimiz birbirimizi ötekileştirmeye çalışıyoruz. Göremiyorum insanlığı. Farklı olanları kendimize düşman belliyoruz. Düşüncemizi yok etmeye çalışan biriymiş gibi görüyoruz. Nereden çıktı ki bu yazı şimdi.. Kimse bir bok anlamayacak!
14 Ocak 2011 Cuma
‘Uluslar büyük oğullarıyla soluk alır’

-Bir maşrapa su verin bari, Allahsızlar!
Arkamdan da idamlık Koca Mustafa bağırdı:
-Ulan ! Sizin hepinizin dinini, kitabını… Alın lan, gelin alın canımızı!
Tam o sırada, ilerden, asker bozması kaputtan bir paltoyu omuzlarına atmış, saçları karmakarışık, gözleri çakmak çakmak, dev gibi bir adam, demir parmaklıkların önüne geldi. Demir parmaklıklara tutunup içeriye baktı. Yerde yatanları gördü. Bizim halimize baktı, sonra hiç ses çıkarmadan koşarak gitti. Biraz sonra elinde bir testi ve bir bardak ile geri geldi. Testinin parmaklıklar arasından girmesine imkan yoktu. O da bardağa su doldurup içeri uzattı. (…)
‘Sağ ol abi’ dedim o dev gibi adama, ‘sağol Allah razı olsun.’ O bir şey demeden cebinden yeşil renkli bir sigara paketi çıkarıp içinden üç tane kendine ayırdı, gerisini bize verdi. (…)
‘Geçmiş olsun ağalar’ dedi, o dev gibi adam. ‘Geçmiş olsun, gene görüşürüz.’
Arkasını döndü gitti. Ben arkasından öyle bakıyordum. Tam o sırada bir mahkum geçiyordu. Bağırdım:
-Baksana arkadaş, şu giden adam kim?
Mahkum, o dev gibi adamın arkasından baktı:
-O mu? Şairdir, yazardır, tarihçidir. Aynı zamanda da vatan hainidir.
Mosmor oldum,titremeye başladım, ağzımdan salyalar akıyordu:
-Adı ne lan?
Adam korktu, hızlı adımlarla uzaklaşırken arkasına dönüp bağırdı:
-Nazım Hikmet. Komünist Nazım Hikmet !
Ben de arkasından avazım çıktığı kadar bağırdım:
-Ulan puşt! Hiçbirinizin kıçı sıkmadı bize bir yudum su vermeye. O verdi de onun için mi vatan haini oldu? Ben buradan çıkarım, sana da bunun hesabını sorarım.’’
-uyarına gelirse
Tepemde bir de çınar-
Demişti on yıl önce
Demek ki on yıl sonra
Demek ki sabah sabah
Demek ki -manda gönü-
Demek ki –şile bezi-
Demek ki –yeşil biber-
Bir de memet’in yüzü
Bir de güzel istanbul
Bir de –saman sarısı-
Bir de özlem kırmızısı
Demek ki göçtü usta
Kaldı yürek sızısı
Geride kalanlara
15 Aralık 2008 Pazartesi
İnsanlık ve Ben'cilik Oyunu
Bu soru sorulalı çok çok uzun zamanlar oldu belki ama son zamanlarda aklımı karıştırıyor. Döneminde cevaplanmış bir soru olsaydı belki bu kadar kurcalamazdı kafamı fakat felsefenin cevap bulamayışları, soruların allak bullak bir hal alması, insanların hayatının az da olsa etkilenmesine sebep oluyor. Ya da biz insanlar,hatta özele indirgeyelim, ben hayatımdaki dengesizlikleri, iniş çıkışları bu soruyla bağdaştırıyorum ve sorunun doğruluğu karşısında hayatı neden haala cevabı olmayan bir şekilde yaşadığımı çözmeye çalışıyorum. Tek benim değil çok kişinin sorunu bu aslına bakarsanız ama yüzleşildiğinde cevabının bulunamayacağını bilmek ürkütüyor insanları.
Glaukon, Sokrates'e sorar:
''........ Getireceği olumlu sonuçlar,çıkarlar adına değil de, sırf kendisi için isteyebileceğimiz bir maddi,manevi en üst değer var mıdır?....... ''
Sokrates ''evet, sanırım'' diye cevaplar ama ne kadar emindir bilinmez.
Basit görünen ama aslında özünde çok bilmece yatan bir soru.Egoistliği tamamen itmeniz gerekiyor. Egoistliğin insanın özünde olduğunu düşünürsek de onu itmenin imkansız olduğu doğrulanıyor. Doğasına aykırı insanın. E o zaman bu hayatta çıkarsız yaşamak imkansız. Atılan her adımın insan menfaati tarafından doğrulanması gerekiyor, uymazsa parçalar o adım atılmıyor.
Yaşarken, birilerini 'o' olduğu için sevdiğimizi sanarız. Aslında ona olan sevgimiz 'o'nun yanımızda var oluşunadır. Dostluk kavramının imkansızlığını doğrular bu da. İnsanlar dost kelimesini 'en' kelimesiyle kullansalarda sürekli; yani 'en yakınım, en sevdiğim,en vazgeçilmezim' tarzı nitelendirmeler yapsalarda, ortada olan tek şey bencilliğinizin belgesidir.
İnsan, hayatı boyu sürekli birilerini bekler. Neden? Çünkü kendini onunla daha mutlu olacağına, bir bakıma onla yeniden var olacağına şartlandırmıştır. Garip olan şudur: Olmasını istediğimiz kişiye sürekli sınırlandırmalar koyarız, saçı şöyle başı şöyle olsun gibi. Ama sorulduğunda asıl amacın mutluluk olduğu belirtilir.Madem amaç mutluluk, yani soruda da geçtiği gibi manevi olandan mutlu olacağız, neden maddi olanla, şekillerle sınırlamalar yaparız?
Sonuç olarak; insanlar, varlığı için sevdiğini iddia ettikleri her şeyi aslında bencilliklerinden dolayı arzularlar. Çıkar ilişkilisine dökülür her şey. Bu soruyu hayatında sorgulayan kişilerse, misal ben, uzak tutar insanları çevresinden, mümkün olduğunca hayata göre yaşar ama hayatı kendine göre şekillendirmesini bilir.
Dipnot:Burjuvalığımızdan değil yani uzak duruşumuz :)